Dede Korkut Hikayeleri: Salur Kazan Hikayesi Belgeseli


Bu Videoyu Facebook’da Paylaş

TRT Belgeselleri. TRT tarafından hazırlanan Dede Korkut belgeseli izle.

Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması

Yırtıcı kuş yavrusu Amıt suyun aslanı,
Kimsesizin umudu Karacuğun kaplanı;
Han Uruz’un babası kudretli Oğuz beyi,
Yağız atın sahibi, Bayındır Han güveyi;

Ulaş oğlu Kazan Han
Bir gün kalktı yerinden,
Doksan başlı otağla
Oynadı yer yerinden.

Doksan yerde alaca ipek halı serildi,
Seksen bakır kazanın altına od verildi.
Göğsü kızıl düğmeli dokuz karaca gözlü,
Elleri kınalanmış süslenmiş güzel yüzlü;
Kâfir dilber, beylere kadeh sunup içtiler,
İçtikçe sarhoş olup sohbet vurup geçtiler.

Ayrılamaz uçan kuş
Yazılan kaderinden,
Ulaş oğlu Salur Kazan
Doğrularak yerinden:

‘Ünümüz anlaşılsın
Han sözümüz dinlensin,
At tepip av yapalım
Otağımız şenlensin.’

Dedi, Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar onadı,
Kara Göne oğlu Kara Budak kartal kanadı.

At ağızlı Aruz Koca diz üstüne çöktü,
Gün görmüşlük başkadır hemen içini döktü:
‘Pis dinli Gürcistan’ın ağzındayız Kazan Han,
Bu yurdun dirliğini ya olursa bir bozan.’
Deyince, ‘Oğlum Uruz benim evimde kalsın,
Üç yüz yiğidimizle güvenliği sağlasın…’
Deli Dündar, Kara Göne, Şer Şemsettin, Beyrek,
Nice kudretli Oğuz beyi ve Bey Yigenek;
İri, soy atlarına binip binip aktılar,
Ok serpip avlanmaya Ala Dağa çıktılar.
Kâfirden bir kaç casus olanı duyup gördü,
Gidip Şökli Melik’e son muştusunu verdi.

Kara kaftanın ardı yırtmaçlı,
Yarıdan üzeri kapkara saçlı,
Tam yedi bin kâfir alaca atlı,
Saldırdı dörtnala gece yarısı.

Kazan beyin otağına sis çöktü,
Kaza benzer gelin, kızlar yaş döktü.
Kızıl develeri yedekte çekti,
Şahbaz atlar ile gece yarısı.

Kazan’ın öz yurdunda bir karmaşa bir telaş,
Şehit oldu Eylik Koca Oğlu Sarı Kumlaş.

Boyu uzun Burla Hatun kırk ince belli kız ile,
Ok atıp kılıç çalmadan esir düştü vurdu hile.

Elleri koynunda basılı gitti,
Tutulup geceden sabaha değin.
Devenin boynunda asılı gitti,
Kocalmış anası Han Kazan beyin.

Haberi olmadı kâfir soyundan,
Uruz bey bağlandı el ve boyundan.
Üç yüz yiğit gitti aynı oyundan,
Olmadı duyası Han Kazan beyin.

Başlamışken biter mi kalleş kâfir oyunu:
‘Keselim Kazan Han’ın ekmeğini suyunu;
Kapulu Derbendinde vardır on bin koyunu,
Onları da alalım.’ Dedi kâfirin biri.

Kara donlu kâfirin
Doymadı gözü hâlâ,
Atlandı altı yüzü
At teptiler dörtnala.

Yatarken Karacuk Çoban kara kaygılı düş gördü,
Sıçrayıp kalktı acele gördüğünü hayra yordu.
Kıyan gücü, Demir gücü kardeşlerini alarak,
Ağılın kapılarını berketti önlem olarak.

Üç yere taşlar yığdı tepe gibi her biri,
Basarsa düşman ansız düşmeyim diye dara.
Alaca kollu sapan aldı elinde yeri,
O anda çıka geldi altı yüz donu kara.
Hiç vakit kaybetmeden seslendi hemen biri:

‘Karanlık akşam olunca kaygılı çoban
Kar ile yağmur yağınca çakmaklı çoban
Sütü peyniri bol kaymaklı çoban.

Kazan Beyin otağını yıkmışız,
Tavla tavla atlarına binmişiz,
Zengin hazineyle bol akçasını,
Gece yağmalayıp sana gelmişiz.

Hey çoban uzağından yakınından gel beri,
Baş indirip bağır bas, selam al ey serseri;
Seni Şökli Melik’e itelim, beylik versin.’

Deyince, durmaz çoban
Kendine güvenerek,
Sapanı bir elinde
Söyler ki direnerek:

‘Boş yere konuşma bre itim kâfir
İtim ile bir yalakta bulaşığımı içen azgın kâfir
Altındaki alaca atını ne öğersin
Alaca başlı keçim kadar gelmez bana
Başındaki tulganı ne öğersin köpek kâfir
Başımdaki börküm kadar gelmez bana
Altmış tutam gönderini ne öğersin lanetlenmiş kâfir
Kızılcık değneğim kadar gelmez bana
Kılıcını ne öğersin bre kâfir
Eğri başlı çomağım kadar gelmez bana
Sadağında doksan okunu ne översin bre kâfir
Ala kollu sapanım kadar gelmez bana
Uzağından yakınından beri gel
Yiğitlerin darbesini gör öyle geç.’

At tepildi oklar aktı,
Her taş üç dördünü yıktı.
Serildi üç yüzü yere,
Korku düştü kâfirlere.

Çobanın taşları bitti,
Sapanda çok davar gitti.
Verdirip düşmana fire,
Dünya âlemi dar etti.

Varıp hakka teslim oldu şehit düştü kardeşleri,
Büyükçe bir tepe yığdı yandı kâfirin leşleri.
Kepeneğinden kül yaptı basıp yarası sızladı,
‘Ölü müsün diri misin Kazan Bey’ diye ağladı.

Kazan Han o gecede kaygılı bir düş gördü,
Sıçrayıp kalktı hemen Kara Göne’ye sordu:

‘Bilir misin kardeşim Kara Göne
Ne göründü düşümde
Kara kaygılı bir düş işte…
Yumruğumda çırpınan şahin kuşumu ölüyor gördüm
Ak otağımın üstüne gökten yıldırım çakıyor gördüm
Kuduz kurtlar evimi dişleyip yırtıyor gördüm
Kargı gibi kara saçımı uzuyor gördüm
Uzanarak gözümü örtüyor gördüm
Bileğimden on parmağımı kanda gördüm
Aklımı toparlayamıyorum
Han kardaş bu düşümü yor bana.’

Dinleyince tane tane
Oldu sanki hâl divane.
Karındaşı Kara Göne
Yorumladı birazını:

‘Kara bulut devletindir
Karla yağmur askerindir
Saç kaygıdır, kan kötülük, gerisini yoramam
Allah yorsun…’

Deyince, Kazan Han:
‘Avımı bozma askerimi dağıtma
Konur atı tepikleyim
Bir günde alayım üç günlük yolu
Öğle olmadan varayım yurdumun üstüne
Baktım sağdır esendir
Gelirim akşama kalmaz
Eğer geri dönmezsem
Bakın başınızın çaresine.’

Kamçıladı konur atı,
Han Kazan Bey düştü yola.
Geldi yurdun üzerine,
Döndü kökten kopmuş dala.

Kazan Bey yurduyla haberleşti,
Görelim Han’ım ne haberleşti:

‘Evim obam benim ortak yurdum
Yaban eşeği ile yaban geyiğine komşu yurdum
Alaca atlı kâfir görmemiş yurdum
Seni düşman nereden dalamış güzel yurdum
Ak otağların dikildiği toprak yalnız
Kocamış anamın oturduğu yer ıssız
Oğlum Uruz’un ok attığı tahta hüzünlü
Oğuz beylerinin at sürdüğü meydan bomboş
Kara mutfaktan arta kalan ocak öksüz.’

Kan doldu çekik göze çekilmez oldu ağrı,
Damarları oynadı sarsıldı kara bağrı.
Tepikledi atını düştü düşman ardına,
Karşısına su geldi ‘ermiş’ der ‘muradına.’

Diyerek, su ile haberleşti,
Görelim Han’ın ne haberleşti:

‘Çağnam çağnam kayalardan çıkan su
Kocaman gemileri oynatan su
Hasan ile Hüseyin’in özlediği su
Bağı bostanı süsleyen su
Ayişe ile Fatıma’nın bakışı su
Şahbaz atların gelip içtiği su
Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su
Yurdumun haberini bilir misin söyle bana
Kara başım kurban olsun suyum sana
Susarsan kötü söylerim sana.

Sudan haber alamadı sonra bir kurda rastladı,
Kurdun yüzü kutsal diye yanık yürek rahatladı.

Varıp kurtla haberleşti,
Han’ım nasıl haberleşti:

‘Karanlık akşam olunca günü doğan
Kar ile yağmur yağınca er gibi duran
Kara koç atlar gördüğünde kişneştiren
Kızıl deve gördüğünde kükreştiren
Akça koyun gördüğünde kuyruk çarpıp kamçılayan
Yağlıca tekeyi görünce kapıp kaçıveren
Arkasını burup berk ağılın ardını söken
Karma toklunun semizini alıp yutan
Kanlı kuyruğunca yüzüp çap çap yutan
Uluması korkunç köpeklere kavga salan
Çakmaklıca çobanları geceleyin koşturan
Yurdumun haberini bilir misin söyle bana
Kara başım kurban olsun kurdum sana
Susarsan lânet ederim sana.’

Kurt nasıl versin haberi,
Çobanın kara köpeği,
Uzaklardan geldi beri,
Karşıladı Kazan Beyi.

Kazan, kara köpek ile haberleşti,
Görelim bir Han’ım nasıl haberleşti:

‘Karanlık akşam olunca vaf vaf üren
Acı ayran dökülünce çap çap içen
Gece gelen hırsızları korkutan
Korkutarak şamatasıyla ürküten
Yurdumun haberini bilir misin söyle bana
Kara başımın sağlığında iyilikler edeyim köpek sana.’

Köpek atın önüne düşüp düşüp sinledi,
Han’dan sopa yiyince vaf diyerek inledi.
Geldiği yöne doğru tekrar çekilip gitti;
Kazan Han arkasından giderek takip etti.
Sonra çobanı gördü onunla haberleşti,
Görelim bir ey Han’ım bak nasıl haberleşti:

‘Karanlık akşam olunca kaygılı çoban
Kar ile yağmur yağınca çakmaklı çoban
Ünümü anla sözümü dinle
Alaca atlı kara kâfir konduğu yeri yağmalamış
Ak otağım şurdan geçmiş gördün mü söyle bana
Kara başım kurban olsun çoban sana.’

Ürperdi çobanın derdi,
Kazan’a karşılık verdi:

‘Bre aklı azmış devleti düşmüş
Kara kaygılar başına üşüşmüş
Ölmüş müydün yitmiş miydin a Kazan
Nerde geziyordun neredeydin a Kazan
Alaca atlı kâfir konağını yağmalamış
Neyin var neyin yoksa tutsak etmiş
Dün, yok bugün evin buradan geçti
Kocamış anan deve boynunda aslı geçti
Kırk ince belli kız ile
Karıcığın boyu uzun Burla Hatun ağlayarak buradan geçti
Kırk yiğit ile
Oğlun Uruz başı açık ayak yalın esir gitti
Tavla tavla koç atlarına kâfir binmiş
Katar katar develerini kâfir yedekte çekmiş
Altın akçe bol hazineni kâfir almış.’

Çoban böyle diyerek bırakmadı bir saklı,
Karardı dünya âlem Kazan ‘ın şaştı aklı:

‘Ağzın kurusun çoban
Dilin çürüsün çoban
Hak Teâlâ senin alnına kara yazsın çoban.’

Deyince koca Kazan,
Karşılık verdi çoban:

‘Ne kızıyorsun bana ağam Kazan
Yoksa göğsünde yok mudur iman
Altı yüz kâfirde benim üzerime geldi
İki kardeşim şehit oldu
Üç yüz kâfir öldürdüm gazi oldum
Ne semiz koyun ne zayıf toklu
Kapından bir tek koyun vermedim
Üç yerden yaralandım
Kara başım bunaldı
Yalnız kaldım
Bu mudur suçum
Konur atını ver bana
Altmış tutam mızrağını ver bana
Apalaca kalkanını ver bana
Kara Polat öz kılıcını ver bana
Sadağında seksen okunu ver bana
Ak kirişli sert yayını ver bana
Kâfire ben vurayım
Yeniden doğanını öldüreyim
Yemin ile anlımın kanını ben sileyim
Ölürsem senin uğruna ben öleyim
Allah Teâlâ kor ise evini ben kurtarayım.’

Çoban’ın bu sözleri Han’ın gitti ağrına,
Bastırarak yürüdü acısını bağrına.
Beyinin arkasından Çoban koşup yetişti,
Kazan Han’ın öfkesi biraz olsun yatıştı:
‘Oğul çoban nereye gidersin’ diye sordu,
‘Sen evini almaya gidersin’ dedi durdu.
‘Ben de kardeş kanını gidiyorum almaya; ’
Dedi Karacuk Çoban, ‘kâfire nam salmağa.’
Sordu ki; ‘bir yiyecek var mı karnım acıktı.’
‘Bir kuzu pişirmişim şansınıza bu çıktı.’
Artık beraber olup kuytu yere indiler,
Kuzu düştü ortaya doyasıya yediler.

Çoban ile giderse olur başına kakınç,
Bağladı bir ağaca sara sara hınca hınç:

‘Karnın acıkmamışken gözün kararmamışken,
Ağacı sökmeye bak kurda kuşa yem olma.’
Kalktı yürüyüverdi, dedi Kazan giderken.

Çoban zorlayıp söktü omuzladı sırtına,
Hiç zaman kaybetmeden düştü beyin ardına.
Kazan der: ‘Bre çoban bu ağaç ne ağaçtır? ’
Çoban der: ‘Ağam kazan bu ağaç o ağaçtır.
Kâfiri tepelerken acıkır karnın yine,
Bu ağaçla bir yemek yaparım yersin güne.’

Bu sözler Kazan’ın hoşuna gitti,
Ellerini çözüp alnından öptü.
Düşmanın başını düşürmek için,
Yiğitler beraber konur at tepti.

Beri yanda Şökli Melik şen şakrak yiyip içer,
Aklından Burla Hatun’a içki sundurmak geçer.
Acılardan fazla acı tattırmak için Han’a,
Haber verir kâfirlere adam salar Hatun’a.

Yakınında bir yerde tutulurdu esirler,
Kulaklarda çınladı çıkan sarhoşça sesler.
Canına odlar düştü her biri yarışarak,
Kızların arasına tezden tez karışarak:
‘Kazan Han’ın hatunu sorarlarsa kim diye,
Kırk yerden ses veriniz hatunu benim diye.’
Diyerek, öğütledi kırk ince belli kızı,
Savuşmadı bir türlü yürekte derin sızı.
Kâfirler gelip sordu hangisi bilmediler,
Gidip Şökli Melik’e: ‘Bilemedik’ dediler.

Kâfirde kırk fikir var:
‘Oğlu Uruz’u çekin.
Asın çelik çengele
Kıyma kıyma et çekin.

Kara kavurma yapıp kırk bey kızına verin,
Kim ki yedi o değil yemeyeni getirin.’

Boyu uzun Burla Hatun,
Tüm bu sözleri duyunca
Çağırıp oğluna söyler,
Görelim Hanım ne söyler:

‘Oğul oğul ay oğul
Benim oğul gözüm oğul
Bilir misin neler oldu
Söyleştiler fısıl fısıl
Kâfirin niyetini duydum
Penceresi altın otağımın kabzası oğul
Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul
Oğul oğul ay oğul
Dokuz ay dar karnımda taşıdığım oğul
On ay diyince dünyaya getirdiğim oğul
Dolaması altın beşikte beklediğim oğul
Beşiklere beleyip ak sütümü emzirdiğim oğul
Kâfirler bu sefer çok kötü düşündüler! ’

Boyu uzun Burla Hatun anlattı birer birer,
Ne duydu neler işitti arından utandı yer.

‘Senin etinden oğul yiyeyim mi
Yoksa dini bozuk kâfirin döşeğine gireyim mi
Baban Kazan’ın namusuna kara süreyim mi
Nicedeyim oğul hey? ’

Uruz anasına kızdı olmadık laf eyledi,
Anam candır demedi biraz acı söyledi:

‘Ağzın kurusun ana
Dilin çürüsün ana.

Ana hakkı olmayaydı,
Şu yerimden doğrulaydım.
Ahın bende kalmayaydı,
O boğazından tutaydım.
Dizim derman bulmayaydı,
Yüzünü yere çalaydım.
Var vadeniz dolmayaydı,
Can tadını göstereydim.

Boş ver beni assınlar kara demir çengele,
Etimi kavursunlar kıyma kıyma yaparak.
Dağıtınca kızlara onca kâfir hergele,
İlk önce sen yiyesin bire iki katarak.

Saki olup namerdin içkisini sunma ha,
Dini bozuk kâfirin döşeğine varma ha,
Babamın namusuna sakın leke sürme ha.’

Oğlunu dinleyip boynunu büktü,
Boncuk boncuk akan yaşını döktü.
Güz elması gibi yanağı çekti,
‘Oğul oğul’ diye inledi durdu.

Uruz, dayanamadı anasına söyledi,
Görelim bir ey Han’ım bakın neler söyledi:

‘Kadın ana karşıma geçip ne böğürüyorsun
Ne bağırırsın ne ağlarsın
Bağrım ile yüreğimi ne dağlarsın
Geçmiş benim günümü ne hatırlarsın
Hey ana arap atlar olan yerde
Bir tayı olmaz mı olur
Kızıl develer olan yerde
Bir deve yavrusu olmaz mı olur
Akça koyunlar olan yerde
Bir kuzucağızı olmaz mı olur
Sen sağ ol kadın ana babam sağ olsun
Bir benim gibi oğul bulunmaz mı olur.’

Böyle deyince Uruz anası çekip gitti,
Kâfir gelip Uruz’u çengel dibine itti.

Gördü azaldı süre
Uruz dedi kâfire:
‘Bre kâfir aman
Tanrının birliğine yoktur güman
Bırakın ki eğleşeyim
Şu ağaçla söyleşeyim.’

Çağırıp ağacı söyledi,
Görelim Han’ım ne söyledi:

‘Ağaç ağaç der isem sana üzülme ağaç
Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç
Musa Kelîm’in asâsı ağaç
Büyük büyük surların köprüsü ağaç
Kara kara denizlerin gemisi ağaç
Erlerin şahı Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç
Zülfikâr’ın kını ile kabzası ağaç
Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç
Erin de avradın da korkusu ağaç
Başına doğru bakar olsam başsız ağaç
Dibine doğru baksam dipsiz ağaç
Beni sana asacaklar taşıyamaz ol
Taşırsan dalın kopmazsa yiğitliğimin âhı seni tutsun ağaç
Bizim elde olmalıydın ağaç
Kara Hindû kullarıma buyuraydım
Seni parça parça doğrayalardı ağaç

Tavla tavla bağlanırken atıma yazık
Kardeş diye beslerken yoldaşıma yazık
Yumruğumda çırpınırken şahin kuşuma yazık
Koştuğu anda tutan tazıma yazık
Beyliğe doymayan kendime yazık
Yiğitlikten usanmayan canıma yazık.’

Ve gönlü Hakk’a bağladı,
Gözyaşı döküp ağladı,
Yanık ciğeri dağladı,
Yardım diledi Rasul’den.

Bu arada sultanım
Salur kazan yetişti,
Sapanı dana derili
Kara çoban yetişti.

Sapanının kolları üç keçinin kılından,
Çatlayıcı derseniz ince belin şalından.
Her atışta on iki batman taşı atardı,
Düştüğünde menzile toz dumana katardı.

Taşın izi gitmezdi ocak gibi oyulur,
Üç yılda ot bitmezdi nerde koyun yayılır.
Semiz toklu yemezdi bir kurt yese duyulur,
Kara Çoban’a ait sapanın kokusundan.

Ve Karacuk Çoban sapan çatlattı,
Kâfirin dünyası karanlık oldu.
Kazan Han: ‘Anamı dileyim’ derken,
Taşın düştüğü yer viranlık oldu.

At ayağı çabuk olur
Akar gider yol üzeri,
Ozan dili çevik olur
Akar gider dil üzeri.

Kazan, kâfire çağırıp söyledi,
Görelim ey Han’ım neler söyledi:

‘Bre Şökli Melik
Penceresi altın otağlarımı getirmişsin
Sana gölge olsun
Ağır hazinemi bol akçemi getirmişsin
Sana harçlık olsun
Kırk ince belli kızla Burla Hatun’u getirmişsin
Sana esir olsun
Kırk yiğitle oğlum Uruz’u getirmişsin
Kulun olsun
Tavla tavla binek atlarımı getirmişsin
Sana binek olsun
Katar katar develerimi getirmişsin
Sana kervan olsun
Kocamış anamı getirmişsin
Bre kâfir ak sütünü içtiğim örme saçlı anamı ver bana
Savaşmadan vuruşmadan çekileyim
Geri döneyim gideyim bunu böyle bil’

Ne bilsin ki kâfir ana kıymeti,
Zannetti Kazan’ın bitti heybeti:

‘Bre Kazan
Penceresi altın otağını getirmişiz
Bizimdir
Kırk ince belli kız ile
Boyu uzun Burla Hatun’u getirmişiz
Bizimdir
Tavla tavla koç atlarını
Katar katar develerini getirmişiz
Bizimdir
Kocamız ananı getirmişiz bizimdir
Sana vermeyiz, Yayhat Keşiş oğluna veririz
Yayhat Keşiş oğlundan oğlu doğar
Sana hasım koruz’

Deyince, hiddetlendi Karacuk Çoban hemen,
Kabardı dudakları tek başına bir tümen:

‘Bre itim kâfir
Bre dini yok akılsız kâfir
Aklı yok derneksiz kâfir
Karşı yatan karlı dağlar yaşanmıştır otu bitmez
Kanlı kanlı ırmakları kocamıştır suyu gelmez
Şahbaz şahbaz atların beli bükülmüştür tay vermez
Kızım kızıl develer çökmüştür yavru vermez
Bre kâfir, Kazan Beyin anası iki büklümdür oğul vermez
Dölünü almaktan sefan var ise Şökli Melik
Kara gözlü kızın var ise getir Kazan’a ver
Bre kâfir senin kızından oğlu doğsun
Siz onu Kazan Beye hasım koyasınız.’

Kazan’ın başındaki bu felaket ne işti,
Bu arada güçlü Oğuz beyleri yetişti.

Kara derede doğan gürbüz kurdun irisi,
Beşiğinin örtüsü kara deve derisi.
Öfkeye tutulunca taşı küle çeviren,
Bıyığı yedi düğümlü ensesine deviren;
Kazan Han’ın kardeşi Kara Göne yetişti.

Demir kapıya tepip davul gibi şişiren,
Kazan gibi yiğidi üç kez attan düşüren.
Gönderi almış tutam ucunda er böğürten,
Düşmana korku salıp bir Türk gibi seğirten;
Ve Kıyan Selçuk Oğlu Deli Dündar yetişti.

Hemit ile Merdin’in kalelerini yıkan,
Demir yaylı Kapçak Melik’in kalbini sıkan.
Kazan Han’ın kızını erlik yoluyla alan,
Oğuz’da ak sakallı ihtiyar gönlü çalan;
Ve Kara Göne Oğlu Kara Budak yetişti.

Ulu Bayındır Hanın düşmanını bastıran,
Tam altmış bin kâfire kızıl kanlar kusturan.
Oğuz’un devletini ak bahtına vardıran,
Boz atın yelesinde soğuk karlar durduran;
Ve Gaflet Koca Oğlu Şîr Şemsettin yetişti.

Horoz gibi çalımlı kartal gibi hünerli,
Gümüş kırma kumaşlı sarı altın küpeli.
Yiğitlerin içinde savrulup öne çıkan,
Oğuz’un beylerini bir bir atından yıkan;
Kazılık Koca Oğlu Bey Yigenek yetişti.

Bayburt’un Hisarından kanatlanarak uçan,
Alaca gerdeğine karşı gelip de açan.
Yedi kızın umudu beylerin imrencesi,
İri kartal vuruşlu Oğuz’un güvencesi;
Kazan Beyin sağ kolu Bamsı Beyrek yetişti.

Kürk olsa kapatamaz altmış toklu derisi,
Topuğuna indirse açık verir gerisi.
Külaha girmez kulak kolu budu irice,
Gövde çınar tomruğu baldırları ipince;
Kazan Beyin dayısı Aruz Koca yetişti.

Mekke ye gidip gelen peygamber yüzü gören,
Dönünce öz yurduna İslam ilmini veren.
Azgın düşman üstüne bir rüzgâr gibi akan,
Öfkelenince birden bıyığından kan çıkan;
Bıyığı alca kanlı Bügdüz Emen yetişti.

Elli kale kilidi bir cebinde gezdiren,
Kara namert düşmanı öz canından bezdiren.
Nice kale beyinin dilber kızını çalan,
Boynunu okşayarak bir bir öpücük alan;
Ve Eylik Koca Oğlu Alp Eren’ de yetişti

Geldi beyler birer birer
Arı suyu gölgeledi.
Alınların değdiği yer
Bir zaferi müjdeledi.

Düşünmeden at teptiler
Düşman arasına dalıp.
Hasmı perişan ettiler
Kalan başa kılıç çalıp.

Yer ve gök kıpkızıl bir savaş oldu,
Şahbaz şahbaz atların nalı düştü.
İndikçe top gibi meydan baş doldu,
Kâfir, gönder yedikçe dalı düştü.
Kara çelik öz kılıçlar kayrıldı,
Bey nökerden nöker beyden ayrıldı.

Kazan Şökli Melik’i böğürttü koptu başı,
Buğacık Melik’e gürz döşendi koktu leşi.

On iki bin kâfir öldü,
Alca aktı nice dere.
Akmayan yer kızıl göldü,
Kâfir tuğu indi yere.

Oğuz için beyi için,
Beş yüz yiğit şehit düştü.
Yurdu oba köyü için,
Beyler ganimet bölüştü.

Kazan bey döndü yurduna
Takıp malını ardına;
Oğlu Uruz, anasıyla
Çekik gözlü sunasıyla.
Yine diktirdi evini
Oturdu altın tahtına.
Tavlacı başılık çıktı
Kara Çobanın bahtına.

Yedi gün yenildi içildi bayram görüldü,
Koç yiğitlere şalvar cübbe çuha verildi.

Dedem Korkut geldi destan söyledi,
Oğuznameyi düzdü ve şöyle dedi:

‘Hani dediğim bey erenler
Dünya benim diyenler
Ecel aldı yer gizledi
Ölümlü dünya kime kaldı
Gelimli gidimli dünya
En son ucu ölümlü dünya

Dua edeyim Han’ım:
Karlı dağların yıkılmasın
Gölgeli ulu ağacın kesilmesin
Taşkın akan güzel suyun kurumasın
Kadir tanrı seni kötülere el açtırmasın
Koşar iken ak boz atın tökezlenmesin
Vuruşurken kara çelik öz kılıcın çentilmesin
Dürtüşürken alaca gönderin ufanmasın
Ak sakallı babanın yeri cennet olsun
Ak pürçekli ananın yeri cennet olsun
Son nefeste imandan ayırmasın
Âmin diyenler tanrının yüzünü görsün
Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun
Allah’ın verdiği umudu kesilmesin
Derlesin toplasın günahımızı
Adı güzel Muhammed Mustafa yüzü suyu hürmetine bağışlasın
Han’ım hey! ..’

Dede Korkut hikâyeleri arasında yer alan Salur Kazan’ın Evi Yağmalanması, bir şölen sırasında sarhoş olan Salur Kazan ava gitmek istemesiyle başlar. Dayısının karşı çıkmasına rağmen, oğlu Uruz’u çadırını koruması için bırakıp ava gider. Salur Kazan’ın yokluğunu fırsat bilen düşmanları evini basar, ailesinden olmayan Saru Kulmaş adlı kişi çadırı savunurken, Karaçuk Çoban’ın iki kardeşi de koyunlarını savunurken ölür, karısı Burla, oğlu Uruz ve annesi tutsak edilir. Av sırasında kötü bir düş gören Salur Kazan, kardeşi Kara Göne’ye başvurur, ancak Kara Göne karamsar sanrılarıyla Salur Kazan’ın korkusunu arttırır. Salur Kazan avı bırakıp çadırına döner, olanları görür ve ailesini aramaya başlar.

Hikayede Dede Korkut’un diğer hikâyelerinde de olduğu gibi dönemin göçebe Türk kültürünün öykünün tamamında çok belirgin olduğu görülebilir. Hikayenin karşılaştırmalı yapısı, barışçı aile kültürü ile savaşçı toplumsal eğilimler arasındaki zıtlaşmaları gösterir. Toplum genelinde savaşçı özelliğiyle saygı gören Salur Kazan’ın savaşçılığının yansıması olan av merakı ile aile içinde felakete sebep olması, toplumsal düzeyde kültürle aile düzeyinde kültürün tam anlamıyla örtüşmediğini bize göstermektedir.
kaynak: wikipedia

Dede Korkut Hikayeleri: Salur Kazan Belgesel Film izle.
salur kazanın evinin yağmalanması destanı

Tagged , , , , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>